Oktay Candemir Yazdı: MERDİ-VAN

90'ların oldukça sert ve soğuk geçen siyasal ve kaotik 10 yılı ardından 2000'li yıllar bize kışın ardındaki bahar gibi gelmişti. Hepimize 'Oh be geçti o yıllar' dedirten yeni bir umut doğmuştu. Çünkü o karanlık yılların bitmesini sadece ben istemiyordum, bütün toplum o yılları lanetliyorduk, gaileli yıllardı ve çabucak bitsin istiyorduk ama 10 yıl bize 100 yıl gibi gelmişti.

20'li yaşlarımın başı...Askerden yeni geldiğim dönemler. Saçlar jilet ile kazınmış, işsizlik başa bela; iş arıyorum. Hala da çok sevdiğim saydığım Yüksel abi bu imdadıma yetişiyor. Gazetede çalışıp çalışmayacağımı sordu. "Olur" dedim. Dicle Haber Ajansından içeri girdiğimde sadece "Ben Oktay" diyebildim. Kendimle ilgili bildiğim tek bilgi buymuş gibi. Gazetecilik hayatım bu şekilde başlamış oldu... Başladı, başlamasına ama ne kadar sürer ondan hiç emin değilim tabi.

İstanbul'da oldukça verimli geçen bir aylık staj günlerinin ardından Van'a geri döndüm.

Van'da Özalp değilki; çevrem olsun. Arada çocukluk arkadaşım Faruk Çağlar'ı emek çayevinde görüyorum. O ara silahlar susmuş gibi ama sokaklarda gırla kavga var. Bir çok öğrenci görüyorum "Faşist dövmeye gidiyoruz" diyen... Kentin entellektüel ve siyasal hayatına öğrenciler hâkim. 

Kadıköy'de Bağdat caddesi ya da Mis sokak neyse bizde de Sanat sokağı oydu. Van'da fikir hayatının Merkez-i Umumi denilebilecek tek yeri burasıydı.

Kitap alabilecek iki-üç yer vardı sadece, 2000, Dörtler ve Mavi Gibi kitapevi. O ara hem kitaplar yasaklı, hem de kitap bulmak kolay iş değildi.

Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabıyla yürüyenler, kolunun altında radikal iki ile etrafa poz verenler ve tabi bir de bizim mühit var. Özgür Gündem okuyoruz, etrafa daha sert bakıyoruz. 20 yıldır her çeşit baskıya, yasağa maruz kalan.

Van'ın entellektüel hayatı da sanat sokağı civarında dönüyor, Beşyol civarı ile ilişkiler o aralar yavaş yavaş kesilmeye başlamıştı. Emek çayevi buluşmak ve siyaset konuşmak için gayet uygun bir yerdi. O zamanlar kayyumların şimdi diktiği o saçma sapan demir yığınlar yoktu. Kendini daha entellektüel olarak ifade eden grup ise 3. kata yani Berçelan cafeye çıkıyordu. Biz hep aşağıda kalıyorduk, onlar hep yukarıdaydı. Emek çayevinde konuşulanlar emeğe dönüşüyordu ama yukarıda konuşulanlar hep yukarıda kaldı.

Sanatçı Diyar'ın uzun saçları vardı, Xelîl Xemgin henüz bıyıklarını kesmemişti. Genelde onların şarkıları dinlenirdi.

Sivil toplumculuk yeni yeni gelişiyor, herkes bir dernek ya da STK kuruyordu. AB destek fonları da bu durumu destekleyince bugün hayatımıza giren bir çok STK o yıllarda kuruldu.

DEHAP basın açıklamalarını sanat sokağında yaptığı için olayların cereyan ettiği bölge hep orası olurdu. Bozo lakaplı diye bir polis amiri vardı, basın açıklamasında "Beş dakika içinde dağılmazsanız müdahale edeceğiz" der ama bizimkilerde açıklamayı 3 dakika içinde bitirince yine müdahalede bulunurdu.

Yemek saatlerinde emek dürümcüsündeyiz. Polis de bunu bildiği için her eylem ve etkinlik sonrası emek dürümcüsüne baskın yapar, eyleme katılanları orada arardı, çok kişi orada gözaltına alınırdı.

Devrimci-Yazar Hemîd Dılbıhar genelde emek çayevinde otururdu, arada onu dinlemeye giderdik.

Herkesin elinde winston light sigara vardı. 90'larda parlıment ve marlboro sigara içenler çok eleştirildi. Bizim yurtseverlerde bakmışlar malboro olmuyor, kısa samsun da öksürtüyor, daha ortada duran winston ligt'ta karar vermişlerdi.

Bense yeni yetme muhabirim, *bu hengâmenin içinde sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece. Saçlar üç numara, yüzüme bakan yok. Bana cesaret verecek birşeyler arıyorum ama yok. Bazen konuşacak gibi oluyorum ama öğrencilerden birinin "Lümpen kültürün topluma enjeksiyonu ile birlikte jakoben bir tarz açığa çıktı" sözleriyle içime doğru çekiliyorum. Bazıları işi abartıyor tabi, zıt kavramlardan çok 'zırt' kavramlar kullanıyordu. 

Ertesi gün haber toplantısında "Oktay sen birşey diyecek misin?" sorusuna "Kendimi hazır hisetmiyorum." minvalinden yanıtlar vererek durumu geçiştirmeye çalışıyorum.

Ve tabi bir de olmazsa olmazımız solcular var, onlara o ara yüksek sesle 'Türk solu' denilebiliyordu. Cevval arkadaşlardı ama fikir olarak uyuşmuyoruz tabi. Onlar da kendi aralarında görev paylaşımı yapardı. Bir ara birinin tayini İstanbul'a çıktı. Ona; "Gültepe'de bilmem hangi sitenin 5. kat 2 blok sorumluluğuna getirildin, hadi kolay gelsin yoldaş." diyerek genç adamı İstanbul'a gönderdiler.

Konforun bir önemi yoktu bizim için, hatta konforlu yaşayanlara iyi baktığımız söylenemezdi. İşgal altındaydık ve kurtarılmamız gerekiyordu. Bunun için çabalıyor, mücadele ediyorduk. O zamanlar Kürt hak mücadelesini 'Kariyer basamakları için kullanayım' diyenler henüz ortada yoktular.

Kimse merdiveni yanlış yere dayamıyordu, merdiven düzgün dayansın diye herkes el atıyordu.

Merdiven altı devrimcilik henüz icat olunmamıştı, herkes gayet şeffaf ve açıktı. En sert eleştiri masabaşı devrimcilikti. 

Kendi kendimize toplanıp sohbet ediyoruz ve dağılıyoruz ama planlayarak, düşünerek, tekamül ederek yaşıyorduk. Ahlakını ve vicdanını kınında taşıyan bir kuşaktı 90 kuşağı.

Aradan 20 küsür sene geçti. 90 kuşağının 2000'li yıllara sirayet eden tarzını ve Van'ın dönem atmosferini anlattım. 90 kuşağı zaman zaman kırılsa da, incinse de 2000 kuşağıyla harmanlanarak köklerini ve özünü hala koruyan bir ağaç gibi ayakta duruyor.

Van halkının geçen hafta yaşadıkları, yaptıkları ve ortaya koyduğu destan, yüzyılların bir birikimi ve mirasıdır ama söz ettiğim o günlerin bugünlere de bir yansımasıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Oktay Candemir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hbr Çaldıran Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hbr Çaldıran hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Hbr Çaldıran editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hbr Çaldıran değil haberi geçen ajanstır.